logo
  • Üye Ol
    Ad       Soyad   
    E-Posta       Parola   
  •  | 
  • Giriş Yap
    Facebook ile bağlan
    E-Posta   
    Parola   
   
Diyabetin Etiyolojisi ve Tip 2 Diabetes Mellitus'un Patofizyolojisi
  • Facebookta Paylaş
  • Facebookta Paylaş
  • Google plus Paylaş
Yayınlanma Tarihi: 27.04.2015


Yazar: Endokrinoloji Uzmanı Yusuf BOZKUŞ
ÖZET

Diabetes mellitus, tam veya kısmi insülin eksikliğine bağlı bir metabolik bozukluktur. Tip 1 diyabet, tip 2 diyabet, diğer spesifik tipler ve gestasyonel diyabet olmak üzere dört grupta sınıflanmaktadır. Tip 2 diabetes mellitus (T2DM), diyabetin en yaygın şeklidir. İnsülin etkisine, periferik dokularda meydana gelen direnç, glukoz uyarısına insülin sekresyonunda yetersizlik olması ve karaciğer tarafından artmış aşırı glukoz üretimi, T2DM patofizyolojisinde üç ana anormalliktir. Patogenezi oldukça karmaşık olan T2DM'in etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler bulunmaktadır. Tip 2 diyabetin spesifik monogenik formları nadir görülmekle birlikte daha çok poligenik formda ortaya çıkmaktadır. Genetik yatkınlık, obezite, visseral adipozite, kronik inflasmasyon, insülin direnci, metabolik sendrom, β hücre defekti T2DM'in patogenezindeki temel öğelerdir. Yüksek kalorili gıda alımındaki artış ve fiziksel aktivitedeki azalma ise hastalığın ortaya çıkışındaki ana unsurlardır. Bu nedenle en önemli korunma ve tedavi yöntemi diyet ve eg¬zer¬sizdir.

Anahtar kelimeler: β hücresi, insülin, obezite, adipozite, inflamasyon

Giriş

Klinik diabetes mellitus, tam veya kısmi insülin eksikliğine bağlı oluşan uygunsuz hipergliseminin neden olduğu metabolik bozukluklarla birlikte olan bir sendromdur.

DİYABETİN SINIFLAMASI

Diyabet, bilinen patolojik ve etiyolojik mekanizmalara göre dört ana grupta sınıflanır: tip 1 diyabet, tip 2 diyabet, diğer spesifik tipler ve gestasyonel diyabet (Tablo 1). Tip 1 diyabet (T1DM) çoğunlukla otoimmün mekanizmalar ile gelişen pankreatik adacık β hücresi destrüksiyonu sonucu ortaya çıkar. Bu hastalar insülin replasmanına gereksinim duyarlar. Tip 2 diyabet (T2DM) diyabetin en yaygın sürekli olup; olguların büyük çoğunluğunda insülin direncine eşlik eden insülinin kompansatuvar sekresyon yetersizliği mevcuttur (Gardner, 2011).



TİP 2 DİYABETİN ETİYOLOJİSİ VE PATOFİZYOLOJİSİ

Tip 2 diyabet, muhtemelen çok sayıda genetik ve çevresel etkenin neden olduğu heterojen bir grup bozukluktur. İnsülin üretimi ile insülin ihtiyacı arasındaki uyumsuzluk vardır. T2DM hastalarında belirgin insülin direncine eşlik eden rölatif insülin yetersizliğinden, belirgin sekresyon defektine eşlik eden minimal insülin direncine kadar değişen yelpazede defekt söz konusu olabilir (Gardner, 2011).

T2DM patogenezi oldukça karmaşık olup genetik ve çevresel faktörleri içerir. Hastalık gelişiminde önemli olduğu gösterilmiş olan çevresel faktörlerin başında obeziteye yol açan   aşırı kalori alımı ve sedanter yaşam tarzı bulunmaktadır. Tip 2 diyabet, hastalık başlangıç yaşından, hipergliseminin ciddiyetine ve obezite derecesine kadar oldukça değişken bir spektrumda ortaya çıkabilmektedir. Tip 2 diyabet patofizyolojisinde üç ana anormallikten bahsedilebilir (Melmed, 2011)

• İnsülin etkisine, kas, yağ ve karaciğer gibi doku ve organlarda meydana gelen periferal direnç
• Glukoz uyarısına insülin sekresyonunda yetersizlik olması
• Karaciğer tarafından artmış aşırı glukoz üretimi

Bu üç kardinal anormallik dışında, yağ hücrelerinde hızlanmış lipoliz, inkretin hormonlarda eksiklik ve direnç, hiperglukagonemi, artmış renal tübüler reabsorbsiyon ve metabolik regülasyonda santral sinir sisteminin rolü gibi faktörler de tip 2 diyabet patofizyolojisinde rol oynamaktadır (Melmed, 2011).

Genetik

Tip 2 diyabetin spesifik monogenik formları nadir görülmektedir ve genellikle insülin etkisini kas, karaciğer ve yağ dokusunda düzenleyen yolaklardaki defektler veya pankreatik beta hücresinde insülin sekresyon fonksiyonunda bozukluk sonucu ortaya çıkmaktadır. Tip 2 diyabet, daha çok insülin rezistansı, anormal insülin salgısı ve diğer faktörlerin kombinasyonu sonucu oluşan poligenik formda ortaya çıkmaktadır (Melmed, 2011).

Popülasyon çalışmalarına göre, tek yumurta ikizlerinden birinde tip 2 diyabet varsa, yaşam boyu diğerinde de bulunma oranı % 90'ın üzerindedir. Aksine tip 1 diyabeti olan tek yumurta ikizleri için bu oran %25-50 arasındadır. Tip 2 diyabetin heterojen doğası ve kompleks kalıtım özellikleri nedeniyle, hastalığa katkısı olan genleri tanımlamak için yapılan çabaların faydası oldukça sınırlı olmuştur. Özgün monogenik formlarını içeren küçük bir hasta grubunun tanımlanmasında ise kayda değer bir başarı elde edilmiştir. Etiyolojik bozukluk tanımlandığında, bu hastalar "Diyabetin Diğer Spesifik Tipleri" adı altında tekrar sınıflandırılmıştır (Bkz. Tablo 1) (Gardner, 2011).

Poligenik kalıtımda tip 2 diyabetin oluşumunda etkili genleri tanımlamaya yönelik çalışmalar iki yaklaşıma odaklanmıştır: aday gen testi ve tüm genom ilişkilendirme çalışmaları (GWAS). Bu güne kadar aday gen ve GWAS yaklaşımları ile ortak varyantı olan 19 loküs, tip 2 diyabet ile ilişkili olarak tanımlanmıştır. Bu ortak varyantlardan en riskli olanı, Wnt uyarı yolağında ve β hücre döngüsünde bulunan bir transkripsiyon faktörü olan TCF7L2 genini kodlayan gene komşu olan loküste bulunmuştur. Yüksek riskli TCF7L2 allelinin kalıtımı, diyabet gelişim olasılığını 1,5 kat artırmaktadır (Gardner, 2011).

Şimdiye kadar tanımlanan genlerin çoğu β hücre fonksiyonunda ve döngüsünde görev alır. Diyabetin monogenik formlarında etkisi olan β hücre genlerinin önemi ile birleştirildiğinde; bu sonuçlar, kan şekerini kontrol etmede ve tip 2 diyabet patofizyolojisine katkıda, β hücrelerinin ne kadar önemli bir role sahip olduğunu göstermektedirler. Yüksek işlem hacimli tüm genom dizilim tekniklerinin ortaya çıkmasıyla, nadir görülen fakat yüksek riskli varyantların tanımlanması, yakın zamanda tip 2 diyabetin genetiği ile ilgili bildiklerimizi artıracaktır (Gardner, 2011).

Çevresel faktörler   

Genetik gibi çevre de, özellikle hastalığın başlangıç yaşı ve şiddeti açısından, aynı oranda etkilidir. Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle de kırsal bölgelerde, tip 2 diyabetin insidansı genellikle düşüktür. Batı ülkeleri ve batılılaşan ülkeler de ise insidans yüksektir. Son yarım yüzyılda, tip 2 diyabet insidansı hemen tüm dünya nüfuslarında, özellikle de üçüncü dünya ülkelerinde hızlıca artmıştır. Bu artış, aynı popülasyonlardaki artan obesite oranları ile ilişkilidir ve yüksek kalorili gıda alımındaki artışı ve fiziksel aktivitedeki azalmayı yansıtır. Gıda alımındaki artışı ve fiziksel aktivitedeki azalma kaçınılmaz biçimde özellikle de yağ depolamak için daha hazır olan abdomendeki iç organların çevresinde artmış adipoziteye yol açar (Gardner, 2011).

Diyabetin epidemiyolojisindeki en dramatik son değişikliklerden birisi, çocuklarda artan tip 2 diyabet insidansı olmuştur. Bir jenerasyon önce, çocuklarda nadir görülen tip 2 diyabet, şimdi 13-19 yaş arası dönemde, neredeyse tip 1 diyabete yaklaşmaktadır ve daha küçük çocuklarda bile sıklığı giderek artmaktadır. Bu artış da visseral adipozitedeki artış ile direk olarak ilişkilidir (Gardner, 2011).

İnsülin direnci

T2DM'e yatkın olan kişilerde daha hiperglisemi gelişmeden önce insülin direnci mevcuttur. Bu nedenle bazı araştırmacılar insülin direncinin T2DM gelişimindeki primer anormallik olduğunu savunmaktadırlar. Ancak T2DM gelişiminden önce, bozulmuş glukoz toleransı (BGT) olanlarda beta hücresinin insülin salgısında da bozulma mevcuttur. Hatta T2DM'li bir bireyin 1. derece akrabasının kan glukoz düzeyi normal olmasına rağmen beta hücre fonksiyonunda bozulma olabildiği saptanmıştır. Bu nedenle halen daha T2DM gelişimine yol açan primer defektin insülin direnci mi yoksa anormal insülin sekresyonu mu olduğu konusunda tartışma sürse de, varılan genel konsensüs her iki defektin de T2DM'in gelişmesi için gerekli olduğu ve hastalığın başlangıcından çok daha önceki evrelerde bulunduklarıdır.

İnsülin direnci terimi, endojen olarak üretilen veya ekzojen verilen insüline karşı azalmış biyolojik yanıtı tanımlamaktadır. İnsülin direnci, glukozun adipoz doku ve iskelet kasına taşınması ve buralardaki metabolizmasında azalma ve hepatik glukoz çıkışının baskılanmasında bozulma ile ortaya çıkar. İnsülin duyarlılığı bazı faktörlerden etkilenir. Yaş, vücut ağırlığı, ırk, abdominal yağ dağılımı, fiziksel aktivite ve ilaçlar bunlardan bazılarıdır. İnsülin direnci, BGT'na ve T2DM gelişimine öncülük etse de, diyabet gelişen vakaların çoğunluğunda belli bir derecede beta hücresi disfonksiyonu da beraber görülmektedir.  T2DM'i olan bireylerin birinci derece akrabalarında obezite olmadığı halde insülin direnci görülebilmektedir. Bu da insülin direnci gelişiminde güçlü bir genetik altyapının bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca insülin direnci ve diyabete genetik yatkınlıkta çevresel faktörlerin de güçlü bir etkisi bulunmaktadır (Melmed, 2011).

Obezite

Obezite ve insülin direnci arasındaki ilişki oldukça iyi bilinmektedir ve bu ilişki tüm etnik gruplarda, her iki cinsiyette ve tüm yaşlarda görülebilmektedir. Büyük epidemiyolojik çalışmaların sonuçlarına göre insülin direnci ve diyabet riski vücut yağ içeriği arttıkça artmaktadır. Ancak santral (abdominal) adipozite ile insülin direnci arasındaki ilişki daha fazladır. Ayrıca abdominal yağ artışının glukoz toleransına etkisi total adipoziteden bağımsızdır. Öte yandan vücudun aşırı beslenmeye yanıtı her zaman aynı olmamaktadır. Örneğin Asya ırkında metabolik disfonksiyon, beyaz ırka veya diğer etnik gruplara göre daha düşük vücut kitle indekslerinde ortaya çıkmaktadır. Bunun sebebi genetik yapının farklı olmasına bağlanmaktadır (Melmed, 2011).

Metabolik dengenin devamı için harcanandan fazla besin alımı durumunda, fazla enerji biyolojik prekürsörlere çevrilmeli veya depolanmalıdır. Karbonhidrat, protein veya lipid, hangisi olursa olsun fazla besinlerin çoğu adipoz dokuda trigliserit formunda yağ asitleri şeklinde depolanırlar. Enerji defisiti durumunda ise bu kaynaklar mobilize olarak gerekli enerjiyi karşılarlar. Eğer adipoz dokunun depolama kapasitesi aşılırsa, depolanan lipitler esas fonksiyonu depolama olmayan miyositler, hepatositler, vasküler hücreler ve beta hücreleri gibi dokulara taşınırlar ve bir takım adaptif veya adaptif olmayan hücresel yanıtları uyarırlar. Neticede bu dokularda insülin direnci ve hücresel disfonksiyon gelişebilmektedir. (Melmed, 2011)

İnflamasyon

Adipositlerin tek fonksiyonu depolama değildir. Yağ asitlerinin alım ve salınımını regüle ederler, gliserol-serbest yağ asiti siklüsünde görev alırlar, leptin ve diğer adipoz doku hormonlarını salgılayarak vücudun enerji dengesinin düzenlenmesinde görev alırlar. Ayrıca hormonal, parakrin ve otokrin etkili çok sayıda sitokin salgılarlar. Aşırı beslenme ve neticesinde gelişen obezite durumunda  adiposit yüzey alanı artmaktadır. Bu durumdaki bir adiposit hücresinde leptin, interlökin-6 (IL-6), IL-8, monosit kemoatraktran protein-1 gibi moleküllerin ekspresyonu artmaktadır. Bu ve muhtemel diğer sitokinlerin etkileri ile proinflamatuvar M1-makrofajlar aktifleşmekte ve tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-α) gibi lokal ve sistemik inflamatuvar etkileri olan faktörleri salgılamaktadırlar. Neticede gelişen inflamasyon, insülin direnci ve beta hücre disfonksiyonuna varan ve T2DM gelişimine yol açan sürece önemli katkı sağlamaktadır (Melmed, 2011).

Her ne kadar aynı yolaklar ve mediatörler kullanılsa da enfeksiyonlarda ve obezitede farklı bir inflamatuvar yanıt söz konusudur ve inflamasyonun yoğunluğu ve süresi farklıdır. Enfeksiyöz inflamasyon yanıtı, kısa süreli ve amplitüdü yüksekken, metabolik inflamasyon diğer kronik inflamasyon yanıtları gibi düşük düzeydedir ve yıllar hatta dekatlar boyu devam eder. (Odegaard, 2013).

Metabolik dokulardaki inflamatuvar aktivite, üç temel açıdan insülin direncini ve metabolik sorunları artırır. Birincisi: hücresel stres ile indüklenmiş inflamatuvar sinyal yolaklarının, insülin sinyalizasyonunu direk inhibisyonudur. İkincisi: aşırı lipid depolamış adipositler tarafından üretilen ve salınan inflamatuvar mediatörler aracılığı ile dolaşıma geçen lökositler, hücresel strese maruz kalan dokuya göç ederek bu dokudaki inflamatuvar uyarıyı güçlendirir ve hücrelerin doku remodeling kapasitesini artırmasını sağlarlar. Üçüncüsü: sekrete edilen bu inflamatuvar mediatörler lokal olarak göç eden lökositlerle olduğu gibi sistemik olarak insülin direnci ile de bağlantı sağlar. İlk etki adiposit, hepatosit ve iskelet kası miyositleri gibi  besinleri alan hücrelerde olur ve süreci başlatmaktadır. Son iki etki ise, dokudaki hücrelerin ve oraya göç eden lökositlerin, hem lokal hem de sistemik inflamasyonu devam ettirdiği ve güçlendirdiği stabil ve ileri doğru bilgi akışının olduğu sinyal döngüsü kurmaktadır (Odegaard, 2013).

Beklendiği gibi bu inflamasyon döngüsünde lökositlerin aktivasyon durumu ve sayısında değişiklikler olmaktadır. Makrofajlar, tüm adipoz dokunun ~%10'unu oluştururken, bu oran obezitede ~%50'ye ulaşmaktadır. Ayrıca primer olarak nekrotik adipositlerin olduğu yerlerde kümelenmiş bir dağılım gösterirler ve immünregülatör M2 fenotipinden (CD206+, Arg1+, CD301+), proinflamatuvar M1 formuna [CD11c+, nitrikoksit sentaz 2+ (NOS2+), tümör nekrozis faktör-α+ (TNF- α+)] geçiş yaparlar. Adipoz doku ilişkili lenfositlerde de benzer bir reorganizasyon gerçekleşir. Normal kilolu bireylerde "küçük yardımcı T hücresi 2" (TH2) / "regülatör T hücreleri" (Treg) baskın durum, obezlerde yerini daha büyük ve daha inflamatuvar yapıda olan TH1/CD8 baskın bir popülasyona bırakır. Ayrıca normal kilolu bireylerin adipoz dokusunda yer alan interlökin-4 (IL-4) eksprese eden eozinofiller yerini çok sayıda nötrofiller, mast hücreleri ve B hücrelerine bırakır (Odegaard, 2013). Yani obezite, lökositlerin bulunduğu ortamı insülin rezistan ve proinflamatuvar bir çevreye çevirdiği için toleranslı lökosit ağı yerini inflamtauvar M1 makrofajlara, CD8+ T hücrelerine ve TH1 hücrelerine bırakmaktadır (Odegaard, 2013).

Her ne kadar en dinamik besin depolama dokusu olan adipoz dokuda, obezite durumunda dramatik değişiklikler olsa da, benzer lökosit şiftleri diğer metabolik olarak önemli olan organlarda da olabilir. Örneğin obezitede, pankreas ve karaciğer ilişkili lökosit popülasyonunda da yeniden yapılanma olduğu ancak karaciğerde mevcut makrofaj sayısı değişmediği gösterilmiştir. İmmün sistemdeki bu değişikliklerle eş zamanlı olarak insülin etkisinin majör hedef dokuları, insülin direncinin özelliklerini ortaya çıkarmaya başlarlar: adipoz dokuda trigliserit lipolizi artar, pankreatik adacıklarda insülin üretimi artar, karaciğerde glukoneogenez, glikojenoliz, lipogenez artar, iskelet kasında insülinle uyarılan glukoz kullanımı azalır ve beyinde tokluk hissi azalır (Odegaard, 2013).

Obezitenin kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörü olduğu dekatlardır bilinmesine rağmen, bu ilişkinin altında yatan mekanizmanın obeziteye eşlik eden insülin direnci ve inflamasyon olduğu son yıllarda anlaşılmıştır. Benzer şekilde diğer bir iyi bilinen KVH (kardiyovasküler hastalık) risk faktörü olan hiperlipidemi de inflamatuvar insülin direnci sonucu, adipoz dokuda artmış lipoliz ve hepatik lipogenez sonucu ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde KVH biyomekanik dinamiklerinden olan formasyon, remodeling ve rüptürde de inflamatuvar ortamın etkisi söz konusudur. Aslında bazı anti-hiperlipidemik tedavilerin etkinliği, lipid düşürücü kapasitesi kadar immünmodülatör potansiyeli ile de ilişkilidir (statinler gibi). Bu ortak patofizyoloji düşünüldüğünde bir KVH risk faktörüne sahip olan birinin sıklıkla diğer risk faktörlerine de sahip olması şaşırtıcı değildir. Bu gözlem de zaten metabolik sendromun temelini oluşturmaktadır (ileriki bölümlerde bahsedilecek) (Odegaard, 2013).

Sirkadiyen ritim

Neredeyse tüm memelilerde iyi gelişmiş bir sirkadiyen ritim bulunmaktadır. Sirkadiyen siklüs, bir takım genler tarafından kontrol edilmekte ve uyku-uyanıklık, beslenme davranışları, hormon sekresyonları ve metabolizma gibi davranışsal ve fizyolojik fonksiyonlar düzenlenmektedir. Azalmış uyku ile obezite ve T2DM gibi metabolik bozukluklar arasında ilişki olduğunu gösteren çok sayıda epidemiyolojik veri bulunmaktadır. Deneysel olarak uykunun bozulduğu durumlarda, direk olarak insülin etkisinde bozulma, leptin ve ghrelin sekresyonunda değişiklikler ve iştahın uyarılması, inflamtauvar sitokin üretiminde artış olduğu gösterilmiştir. Obezitenin yol açtığı uyku apne sendromunda bu bulguların daha da belirgin ortaya çıktığı görülmektedir (Melmed, 2011).

β hücre defekti

Tip 2 diyabeti olan hastaların çoğunluğunda insülin direnci varken, insülin direnci olan bireylerin pek çoğunda diyabet yoktur. Bunun sebebi, bu bireylerin β hücrelerinin daha fazla insülin üreterek ve salgılayarak insülin direncini kompanze etmeleridir. İnsülin direnci olup tip 2 diyabet geliştiren hastalarda, β hücrelerinde insülin direncini kompanze etmek için gerekli yanıtta defekt vardır. Bu defekt, fonksiyonel olarak insülin salgısının birinci fazında ve glikozla uyarılan maksimal insülin salınım fazında azalma ile ortaya çıkar (Gardner, 2011 ).

Bir β hücresinde artmış insülin sekresyonu, insülin direncine kompanzatuvar yanıta katkıda bulunabileceği gibi, β hücre sayısındaki artış da benzer bir rol oynar. Obezitede pankreatik β hücrelerinde hiperplazi sıklıkla görülür ve muhtemelen glukoza ve tip 2 diyabeti olmayan obez bireylerdeki diğer uyarılara normal veya abartılı insülin yanıtından sorumludur. Otopsi serilerinde, obezitede β hücre kitlesinin artığını göstermiştir. Ancak aynı VKİ olan tip 2 diyabet hastalarının β hücre kitlesinin diyabetik olmayan hastalara oranla azalmış olduğu görülmüştür (Gardner, 2011).
 
Bir kaç muhtemel defekt, tip 2 diyabeti olan bireylerde β hücre kitlesinde artışın yetersiz olmasına katkıda bulunuyor olabilir. β hücre büyümesini sağlayan yolaklardaki altta yatan genetik farklılıklar, kompanzasyonu sınırlıyor görünmektedir. Ayrıca adacıklardaki ektopik yağ birikimi, obezitenin uyardığı lokal inflamasyon, lokal ve dolaşımdaki adipokinler ve inflamatuvar sitokinler β hücre kaybını hızlandırabilmektedir. β hücre yetmezliği ilerledikçe, glukoz ve serbest yağ asiti düzeyleri yükselmeye başlar; bu da daha fazla β hücre toksisitesine yol açabilir. Azalmış β hücre kitlesi üzerindeki artmış ihtiyaç, endoplazmik retikulum stresi yoluyla daha fazla hasara ve toksik IAPP (islet amiloid polipeptid) polimerleri oluşumunda artışı yol açabilir. Diyabet geliştiğinde, tüm bu mekanizmalar tip 2 diyabete özgü olan progresif β hücre fonksiyonunda daha da fazla azalmaya yol açarlar (Gardner, 2011).

Metabolik Sendrom

İnsulin direncinin eşlik ettiği, visseral obezitesi olan hastaların bir takım anormallikler ile birliktelik gösterdiği tabloya metabolik sendrom adı verilir. Bu hastalarda; hiperglisemi, sıklıkla hiperinsülinemi, dislipidemi ve hipertansiyon ile birliktelik gösterir ve bunlar bir arada, koroner arter hastalığı ve inmeye yol açabilir. Bu birliktelikler, genetik bozukluğun ortaya çıkardığı ve özellikle obezitenin agreve ettiği insülin direnci sonucu oluşmaktadır. Bu modele göre; insülinin bozulan etkisi, hiperglisemiye yatkınlık yaratarak hiperinsülinemiye yol açar. Eğer hiperinsülinemi, hiperglisemiyi düzeltmede yetersiz kalırsa, tip 2 diyabet ortaya çıkar. Aşırı insulin, aynı zamanda böbrek tübüllerinden sodyum tutulumunu artırarak hipertansiyon gelişimine katkıda bulunur. Karaciğerde artan VLDL senteziyle hipertrigliseridemi ortaya çıkar (aynı zamanda HDL kolesterode de düşüşüne neden olur); bu durumun kaynağında da hiperinsülinemi mevcuttur. Bunlara ek olarak, yüksek insülin düzeylerinin, endotelial ve vasküler düz kas hücre proliferasyonunu uyararak insülinin büyüme faktörü reseptörleri üzerindeki etkileriyle ateroskleroza neden olduğu ileri sürülmektedir.

Bu bozuklukların birlikteliği konusunda tam bir fikir birliği olmasına rağmen, aralarındaki ilişkileri açıklayan mekanizmalar spekülatiftir ve deneysel araşırmalara açık bir konudur. İnsülin rezistansı sonrasında gelişen hiperinsülinizmin, hipertansiyona sebep olup olmadığı konusunda da karşıt görüşler bulunmaktadır. Örneğin insülinomaya bağlı hiperinsülinemisi olan hastalar genellikle normotansiftirler ve insülinomanın cerrahi olarak tedavisi sonrasında, insülin normal düzeylere döndüğü halde kan basıncında azalma göstermemektedirler (Gardner, 2011).

Üzerinde birleşilen alternatif bir hipotez de, visseral obezitenin, metabolik sendromun diğer komponentlerine neden olmasıdır. Visseral obezite, metabolik sendromun diğer tüm komponentler için bağımsız bir risk faktörüdür. Visseral obesitenin metabolik etkilerine ilaveten, aşırı yüklü ve inflame adipoz dokudan üretilen adipokinler ve inflamatuar sitokinler, sendromun patofizyolojisne katkıda bulunur. Bu moleküllerin metabolik sendrom gelişmesindeki rolünün tüm detayları araştırma aşamasında olmakla birlikte; adipoz doku ve ilişkili makrofajlar da masum olmayıp, sistemik insülin direnci, hipertansiyon ve hiperlipidemi gelişiminde aktif rol oynamaktadırlar. Bu model, metabolik sendrom ve obesitesi olan tip 2 diyabetik hastalar için, visseral obeziteyi azaltmaya yönelik diyet ve egzersiz gibi önlemlerin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır (Gardner, 2011).


KAYNAKLAR

Melmed S. et al., 2011. Williams Textbook of Endocrinology, 12th Edition. Elsevier, pp. 1373-1387

Gardner DG. et al., 2011 Greenspans's Basic and Clinical  Endocrinology, 9th Edition. McGraw-Hill, pp. 587-593

Odegaard JI. et al., Pleiotropic Actions of Insulin Resistance and Inflammation in Metabolic Homeostasis. Science, 2013; 339(6116):172-177. doi: 10.1126/science.1230721. Review.
© 2014 - "SağlıkAfiyetDergi.com" Sağlıklı Yaşam Akademisi tescilli markasıdır.
Yasal Uyarı: Yayınlanan makale, yazı ve haberin tüm hakları www.saglikafiyetdergi.com'a aittir. Özel izin alınmadan makale, yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir. Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile hazırlanmış olup, içeriklerden konunun yazarları sorumludur. İçerik sağlayıcısı haberlerin/yazıların/makalelerin altında gösterilmekte olup, 5651 s. kanun gereği adli/idari bütün sorumluluk içerik sağlayıcıya aittir. Siteye giren herkes "Kullanım Koşullarını" ve eklerini kabul etmiş sayılır.